CUMHURİYETE YÖNELİK TEHDİT
“BAĞIMSIZLIĞI İÇİN ÖLÜMÜ GÖZE ALAN MİLLET, İNSALIK  HAYSİYET VE ŞEREFİNİN İCABI OLAN BÜTÜN FEDAKARLIĞI YAPMAKLA TESELLİ BULUR VE ELBETTE ESARET ZİNCİRİNİ KENDİ ELİYLE BOYNUNA GEÇİREN MİSKİN, HAYSİTEZSİZ BİR MİLLETE GÖRE DOST VE DÜŞMAN NAZARINDAKİ YERİ, FARKLI OLUR.”
GAZİ  MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Tarihte, pek çok devletler doğmuş, yaşamış ve devrini tamamlayarak, yada yok edilerek ortadan kalkmıştır. Türk tarihinde bunun son örneği Osmanlı Devletidir. Türkiye, Osmanlı devletinin bir devamı mı, yoksa ondan tüm olarak ayrı bir devletimidir.? Sorusu hep sorulmuştur.

Atatürk yeni bir devlet kurmuştur. Türkiye Cumhuriyeti her yönüyle yepyeni bir varlık olarak tarihte yerini almıştır. Osmanlı İmparatorluğuna karşı yapılan bir ihtilalle ve ülkesini işgal eden düşmana karşı  mücadele edilerek  Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.

Bu devleti kuran toplumun temel amacı; birlikte yaşama arzusunu ortaya koyan Türk insanı, tam bağımsız millet egemenliğine dayanan, coğrafi bütünlüğü esas alan, demokratik, laik ve hukukun üstünlüğünü benimsemiş çağdaş bir devleti yaratmak ve bu devletin yurttaşlarının da çağdaş olması temel  hedef alınmıştır.

Cumhuriyetin ilanı ile Cumhuriyetin kurulması aynı şey değildir. 29 Ekim 1923’ de Cumhuriyet ilan edildiğinde gerçekte yeni bir devlet ortaya çıkmıştır ama, gerçek  anlamda Cumhuriyetin içi ve değerleri sonraki bir süreç içerisinde doldurulmuştur. Bunlarda,” Atatürk ilkeleri” dir. Atatürk ilkelerinin uygulama alanı “Atatürk devrimleri” dir.

20 Ocak 1921’ de egemenliğin “kayıtsız ve şartsız milletin” olduğunu kabul eden          Teşkilat-ı Esasiye kanunu yeterli olmadığından, 01 Kasım 1922’ de saltanatın kaldırılması, 15 Nisan 1923’ de “ Hiyanet-i  Vataniye” kanunda  değişiklik yapılarak, saltanat yönetiminin geriye dönüşümünü önleyecek ve bu doğrultudaki çabaların “Vatana İhanet” suçu sayılacağı  kabul  edilmiştir. Bundan sonra, Cumhuriyetin gerektirdiği değerlerin hızlı ve etkin bir şekilde, Atatürk Devrimleri olarak uygulamaya konmasına başlanmıştır. 1932 yılına gelindiğinde “Ulus-Devlet” yapısı bütün yönleriyle olmasa da, önemli ölçüde biçimlenmiş ve bu yapıya “laik” sistemin değerleri de yerleştirilmeye çalışılmıştır.

Yeni devletin kültür değerlerini yerleştirmek için, “Türk Kültür Tarihinin” üzerinde önemle durulmuş, bu yöndeki çalışmalarda “Türkoloji ve İslamiyet” alanlarına kadar araştırmalar genişletilerek,  devletin  aşırı “Ulusçu ve Dinci” çevrelerin hakimiyetine girmesi önlenmiştir.

7 Ocak 1946 yılında “Demokrat Parti” adıyla yeni bir siyasi partinin kurulması ve partinin başkanlığına Celal Bayar’ in getirilmesi, 20 yıldır süren tek partili sistemin hızlı bir şekilde çözülmesini sağlamıştır. 21 Temmuz 1946’ da yapılan seçimlerde, 465 millet vekilinin 395’ ni CHP, 66’ sını DP ve 4 bağımsız aday kazanarak parlamentoya girmiştir. Şaibeli seçim olarak tarihe geçen ve çok partili sisteminin bu ilk seçiminde “Atatürkçü” düşüncede  önemli ölçüde bir  gerileme başlamıştır. Bu dönemde Türkiye Cumhuriyetinin siyasi  yapısı, “Solcu ve Bağımsız” olarak bir bölünme yaşamıştır.
Soğuk savaş sürecinde, “Solcu” düşünce karşısında, “Sağcı ve Milliyetçi” yapılanma, “Milliyetçi Cephe” Hükümetlerince  desteklenerek, kutuplaşma keskin hatlarla yaratılmıştır. Bu dönemde “Atatürk İlke ve İnkılapları” dan tavizler verilerek önemli derecede, örselenmiştir.
 
9 Kasım 1989’ da Berlin duvarının yıkılması, Soğuk Savaşın bitişini bir sembol olmaktan çıkarmıştır. Sovyet sisteminin çökmesi bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de ideolojik bölünmede “Solculuk” bir tehlike olmaktan çıkmış, ondan daha tehlikeli “Küreselci” bir grubun  güçlenmesine  sebep olmuştur..
Türkiye’ nin “Siyasi Profili” aşağıdaki şemada olduğu gibidir. Bu durum, tek kutuplu  sistemin tabii bir sonucudur.Bu gelişmelerden “Atatürk değerleri “ ve  Ülkemiz  zarar görecektir.

Aslında Atatürkçü düşünceyi kavramak için öncelikle akla ihtiyaç vardır. Akıl;  aydınlanmanın yolu, mantığın gelişimi, bilimin uygulama alanına taşınmasıdır. Hurafe ve  batıl inançları ret ederek kadercilikten uzaklaşmadır. Akıl sorgulamayı, mantığı, yaratıcı bilimsel düşüncelere göre sebep sonuç ilişkisinden doğru neticeye ulaşmayı sağlar.  Bunlar Atatürkçü  düşüncede  ön planda tutulan kurallardır. Büyük önderin ifadesiyle;” dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir, ilim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir. Cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır” demiştir.

TÜRKİYENİN SİYASİ PROFİLİ

TÜRKİYE’NİN SİYASİ PROFİLİ’NİN TAHLİLİ:

 Türkiye de, halen  çoğunluğu Muhafazakarlar ile Sosyal demokratlardan meydana gelen bir siyasi yapı mevcuttur. Bunlarda; İslamcı,  Milliyetçi, Ulusalcı ve Küreselciler den meydana gelir.
 a.Muhafazakarlar:Bunlar,İslamcılarla, Milliyetçilere dayanır.Yönetimde söz sahibi olduklarında azami %40 oy potansiyeli ile iktidar olurlar. İktidar olduklarında, az sayıda Atatürk milliyetçilerinden de destek alırlar.Bu grup içerisinde;
 (1)İslamcılar:Aslında ikiye ayrılırlar, Bunlardan birincisi; aşırı İslamcı grup veya Şeriatçılardır.(Radikaller)
      İkincisi de;Ilımlılardan meydana gelen Ümmetçilerdir.İslamcı grubun aşırı ucunu meydana getiren “Şeriatçılar”, tamamen “Laiklik karşıtı olup bunlar, Atatürk ve onun değerlerini ret ederler.  Devlet sistemini, dini esaslara dayandırmak suretiyle “Şeriat Hukukunu” esas alırlar. Amaçlarını gerçekleştirmek için “Cihat” ilan ederek şiddet yoluyla sistemi değiştirmek isterler.Sloganları “Hakimiyet Allahındır. Şeri devleti kurmak için cihat gereklidir” tezi ile ülke için büyük tehlikedir.
 Bu grubun daha ılımlı olan kanadı, Ümmetçilerdir. Bunlar Milliyetçiliği ret ederler ve İslam kardeşliğini din ve mezhep birliğini esas alırlar.  Laiklik karşıtı oldukları gibi, şartlara göre zoraki  laikliği kabul edenleri de  vardır. Büyük çapta, tarikat ve derneklerde örgütlenmişlerdir. Faaliyet alanları camiler, üzerinde yoğunlaştıkları kitleler, cami cemaatleridir. Bu grubun bir diğer özelliği  İrtica denen korkunç hareketin potansiyel gücünü yaratırlar. Bunlar yenilik ve ilerlemenin en büyük düşmanı olan cehalet ve taassuptan güç alırlar.Bu kuvvetin tarihte iki unsuru görülmüştür.Biri softalar, diğeri zorbalardır. İkisi de cahil ve kara taassuptan güç alırlar. Memlekette ne zaman bir gelişim, değişim ve dönüşüm yapılmak istenmiş ise hemen o hareketi yapanların önlerine atılmışlar ve daima kanlı neticelerle ona engel olmuşlardır.Genç yaşında ata bindirilip hakaretler arasında Yedikule zindanına götürülüp orada feci şekilde öldürülen ve ırzına geçilen,  sultan ıı inci Osman ile bir ihtilalden sonra,öldürülen  üçüncü sultan Ahmet ve öldürüldükten sonra kanlı cesedi sokaklarda sürüklenen kıymetli veziri İbrahim paşa,Kılıçlarla parçalandıktan sonra bir şiltenin üzerinde,sarayın iç kapısının önüne cesedi atılan üçüncü Sultan Selim, hep devleti ıslah etme ve yenileme hareketlerinin kurbanı idiler.Tarihimizde daha pek çok örnekleri olan bu kara taassup’un Cumhuriyet yönetiminde devam ettirmek isteyen ŞEYH SAİD, Genç yedek subay Mehmet Kubilay’ı  başını keserek şehit edip   sopanın başına dikerek,  sokaklarda  nara atan, tekbirler getiren, Kahraman Maraş da, Yozgat da, Sivas da, dönemine uyarlanmış cinayetleri işleyenler ve bunların arkasındaki zihniyet ve şahsiyetler ayni kaynaktan beslenmiştir.
(2)Milliyetçiler:Bu grubu, aşırı milliyetçiler ve Türk milliyetçiler olarak iki grupta toplanır.Aşırı milliyetçiler içerisinde, Türk milliyetçisi, Kürt milliyetçisi, Arap v.s milliyetçi gruplar yer alır.Aşırı milliyetçi gruplar, kendilerini, İslamcı gruba yakın bulurlar. Laikliği çoğunlukla benimsemişlerdir. Bu grup Atatürk milliyetçiliğini ret ettiklerinden,ülke için tehlikelidirler.
 b.Sosyal Demokratlar:Bunlar, Ulusalcı ve Küreselci gruplara dayanır. Yönetimde söz sahibi olduklarında, azami %30 oy potansiyeli ile iktidar olurlar.İktidar olduklarında Ulusalcı grubun Kemalist düşünceye mensup kanadından destek alırlar.Bunlardan Ulusalcı grubun tamamı Atatürkçü değildir.Bunların içerisinde, sosyalistler Atatürk ilkelerinden “ Halkçılık ve İnkılapçılık” ilkesini kendi anlayış ve çıkarlarına göre sahiplenerek Atatürkçü görünürler.Bu grup “Laikliğin” kesin savunucularıdır.Atatürk milliyetçiliğine uzak dururlar. Enternasyonel düşünce sistemine yatkındırlar.
 Küreselciler: Fikir  bazında hümanist, görüntüde “ Entel” sosyalist ve komünist düşünceye yatkın olmakla beraber, bu grubun sermaye gücüne sahip olanları, düşünce farklılığından ziyade  kendi çıkarları açısından sermaye güçlerini arttırmak batı sermayesi ile bütünleşerek işbirliği ve mandacı bir zihniyet ile ülke yönetimine sahip olmak isterler. Bunlar Türk Milletinin hasletlerine inanıp güvenmezler.Atatürk’ün “ Devletçilik” sistemini ret ederek, ülke kaynaklarına yabancılarla birlikte sahip olmakta bir sakınca görmezler.Laiktirler.Evrensel değerlerin arkasına saklanarak kendi maddi çıkarlarını ön planda tutarlar.Ülkenin iktisadi bağımsızlığını yitirmesi bunlar açısından önemli değildir.Bu grupta yer alan işbirlikçiler kazanılabilir.Mandacıların fikirleri kemikleşmiştir.Kazanılması mümkün değildir.
 c.Gerçek Atatürkçüler: Bunlar merkezde, Atatürk Milliyetçileri ile Atatürk Devrimlerini savunan Kemalistlerdir.Gerçek Atatürkçüler, Laiktirler.Ülke çıkarlarını ön planda tutarlar. Ülkenin içinde bulunduğu tehlikeyi gören ve anlayan ve fakat etkinlikleri gittikçe azalan bir gruptur.Gerçek Atatürkçüler, Milliyetçilerle, Ulusalcılar arasında sıkışmış, Atatürk’ün ölümünden sonra hiçbir zaman ülke yönetimine  gerçek anlamda sahip olamamışlardır.Aşırı Milliyetçilerle, sosyalistler arasında yer alan gerçek Atatürkçüler,  kendilerine düşünce bazında en yakın olarak gördükleri bu gruplardan bazı konularda destek alabilirler.
 Sonuç itibariyle; gerçek Atatürkçüler,Aşırı milliyetçilerle sosyalistlerin baskısı altında, dış kuşakta da,İslamcılarla, Küreselcilerin hedefi haline gelmişlerdir.İşte ülkemizin, 64 yıldır yaşadığı kaos ve çok bölünmüşlüğün gerçek sebebi burada odaklanmıştır.
Bu yapının her iki üç noktasında yer alan “İslamcı” ve “Küreselci” görüş bu gün ülkemizde işbirliği yaparak, ortak hedefleri olan “Atatürkçü” düşüncenin yok edilmesi olarak şekillenen ortak payda da birleşmişlerdir.
Çünkü; Atatürkçü düşünce, sağda, İslamcı, solda, küreselci güçlerle mücadelede başarılı olma şansını yitirmiştir.bu iki uç noktadaki kitlenin ve bunu destekleyen aydınların düşüncesi kemikleşmiştir.Onların Atatürkçü düşünce çizgisine getirilmesi ve onların kazanılması şansı yoktur. Geriye Atatürkçü düşünceye yakın ve yatkın olan milliyetçi ve ulusalcı kanadın, Kemalist ve Atatürk milliyetçisi olan kesimlerin dışında kalan sosyalist ve milliyetçi kesimin Atatürkçü çizgiye çekilmesi ile, merkezde Devletin ve Cumhuriyetin sahibi ve savunucusu bir büyük kitle yaratılabilir. İşte o zaman Atatürk’ün “en büyük eserimdir” dediği, Türkiye Cumhuriyeti, halkçılık esasına dayanan, demokrasinin milliyetçilik ilkesiyle birleşmesinden ve laiklik harcı ile örülmesinden meydana gelen devlet sistemimizin sahibi ve savunucusu çoğalacaktır.
Aksi takdirde; Türk devletinin kuruluşunda benimsediği temel değerleri yaşatmak ve geliştirip güçlendirmek İslamcı ve küreselci baskı altında çok zor olacaktır. Bu gün İslamcı ve küreselci grupların çalışma yöntemleri, imkan ve kabiliyetleri büyüktür.Bu grupların  iç ve dış destekli kaynakları ülkemiz için en  büyük tehlikeyi yaratmaktadır. Çünkü bunlar; devlet sisteminin benimsediği aşağıdaki temel değerleri de ret ediyorlar. Bu temel değerler;
- Ülkenin tam bağımsızlığının  sağlanması
- Ülkenin coğrafi bütünlüğünün korunması
- Ortak milli kültürün geliştirilmesi
- Yakın çevrede beliren tehditlerin önlenmesi
- Devletin temel kuralı olan laiklik ilkesinin korunması ve güçlendirilmesi
-    Demokratik değerlerin geliştirilerek hukukun üstünlüğünün tesis edilmesidir.
Bu gün ülkemize yönelik tehditler; global güçlerden ve çevre ülkelerden kaynaklanana dış tehditler, Cumhuriyete ve rejime  yönelik iç tehditler ve kaynağı belli olmayan ve sosyal hayatı olumsuz yönde etkileyen örtülü hareketlerdir. Bu üç tehdit kaynaklarının içinde ve arkasında İslamcı ve  küreselci çıkar gruplarının rolü büyüktür.
 Bundan dolayı ülkemizde, Atatürkçü düşünce sistemi zayıflatılmış ve savunmasız bırakılmıştır. Çünkü bağımsızlığımız tehlikeye düşmüştür.

“TAM  BAĞIMSIZLIK  DENDİĞİ  ZAMAN, ELBETTE  SİYASİ,  MALİ,  İKDİSADİ,  ADLİ,  ASKERİ, KÜLTÜREL VE  BENZERİ, HER  HUSUSTA TAM BAĞIMSIZLIK  VE  TAM  SERBESTLİK DEMEKTİR.
BU  SAYDIKLARIMIN  HERHANGİ  BİRİNDE  BAĞIMSIZLIKTAN  MAHRUMİYET,
MİLLET  VE  MEMLEKETİN  GERÇEK  MANASIYLA  BÜTÜN  BAĞIMSIZLIĞINDAN
MAHRUMİYETİ  DEMEKTİR. BİZ  BUNU  TEMİN ETMEDEN  BARIŞ  VE  SÜKUNA ERİŞECEĞİMİZ  İNANCINDA  DEĞİLİZ.”
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

  Atatürkçü düşünceyi ülke yönetiminde egemen kılmak için; milli iradenin merkezde  Atatürkçü düşünceye sahip kitlelerin kontrolünde olması gereklidir. Bunu içinde tehlikenin büyüklüğünü görmek ve her ortamda ve her koşulda yurttaşlara anlatarak çıkarcı ve işbirlikçi hainlerin gerçek niyetlerini topluma göstermek gerekir.
 Cumhuriyet idaresinin bir erdem olduğunu, Cumhuriyetin faziletine güvenen ve sadakatle hizmet etmek gerektiğini unutmamak gerekir. Bu bölünmüşlükte işbirliği yapılabilecek kitle, ulusalcı ve milliyetçi  kitle olacaktır.
Atatürk milliyetçiliği; medeniyetçilik ilkesiyle bütünleşerek dış saldırıları püskürten ve Türk devrimini başarıya ulaştıran temel öğedir. Özgün değerler sistemini yaratan duygu Türk milliyetçiliği duygusudur.
Bu milliyetçiliğin tanımı “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir”  ifadesinde anlamını bulmuştur.
Atatürk devrimi birbirini destekleyecek ve her biri diğerine taban teşkil edecek şekilde, teori ve pratik olarak eş zamanlı olarak yaşama geçirilmiştir.Şimdi bunu sürdürmek gerekir.
Atatürk ilkeleri; Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel yapısını oluşturan sistemdir. Cumhuriyetin oluşumunu sağlayan Atatürk milliyetçiliği aslında, halkçılık esasına dayanan ve  birlikte yaşama arzusunu ortaya koyan yurttaşların “Mensubiyet” duygusu ile bütünleşen Atatürk Milliyetçiliğinin  laiklik harcı ile örülmesinden meydana gelen  bir yapıdır. Bu yapının  dayandığı güç Türk kültürüdür. Şimdi ülkemizde; “kültürel gerilik” ve aşırı “Kirlenmişlik”  vardır.

  Çünkü; ülke yönetiminde muhafazakarlar söz sahibi olduklarında, bu yapının tabanı “şeriatçı” düşünceye kadar dayanmakta ve şeriatçı düşünce” laik “ değerleri ortadan kaldırmayı amaç edinmiştir.Onları benimsedikler kültürel değerler Atatürk’ün ortaya koyduğu değerlerle çatışmaktadır. “Küreselci” düşüncenin kültürel değerleri de bundan farklı değildir.Her ikisi de Atatürk değerlerini ret etmektedir.

 Ülkenin yeniden “Kuvay-ı Milliye” duygusu ile toparlanması “İslamcı” ve “Küreselci” düşüncenin   örtülü tehlikelerinden  kurtarılması  gerekir.
Bu tehlikeden kurtulmak için öncelikle bu yozlaşmış kültürel yapının terk edilerek Atatürkçü düşünce yapısını hakim kılacak kültürel değerlerin yeniden tanzimine bağlıdır.
 Mevcut kültürel yapı; milli kültür unsurları ve kimliği küreselleşmenin yok edici kültürel etkileri karşısında adeta savunmasız bırakılmıştır. Ticarileşmiş kültürel yapının  kalıplarıyla tüketimin bir parçası haline getirilmiştir.
Milli değerler zaafa uğratılmış, genç nesil milli değerlerden koparılmış, benlikli ve kimlikli, milli değerlerine sahip çıkan, evrenselliğe milli  kimliğiyle katılabilen bir neslin yetiştirmesinde engeller yaratılmıştır.
Bunun düzeltilmesi de zaman alıcı ve nesillerin değişmesi için emek ve para harcamayı gerektirir.

 Bu yıkıcı süreçte, özellikle küreselleşme merkezlerinin denetimine giren medya ve gittikçe ağırlık kazanan yabancı dille eğitim veren öğretim kurumları büyük rol oynamıştır. Halbuki ortak milli kültürün “ana” unsuru dildir.

 Bu gerileme sürecinin önemli bir parçası da Türkçe’ nin, Türkiye’ nin toplumsal hayatındaki ağırlığının azalarak, buradan doğan boşluğun, başta İngilizce olmak üzere batı dilleri tarafından doldurulmasıdır. Bu durum, Türkçe’nin gelişme sürecini sekteye uğratmış, Türk milli kültürünün temeli olan Türkçe,yozlaşma ve kısırlaşma dönemine itilmiştir. Atatürk devrimlerinin kültürel boyutları normalde dil sorunuyla gerçekleştirilecektir.
 Atatürk’ ün ifadesiyle;

“Türk demek dil demektir.milletin çok bariz vasıflarından birisi dildir. Türk milletindenim diyen insanlar, her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan, Türk harsına, Türk  camiasına mensubiyetini iddia ederse, buna inanmak doğru olmaz”

Tüm bu yaşananların karşısında, Anadolu’ nun yüzyıllardır biriktirdiği değerleriyle yoğrulmuş, Türkiye’ nin bugününe ve yarınına yanıt verebilecek, milli dayanışmayı ve birlikteliği sağlayacak bir ulusal kültür sentezi yaratılmamıştır. Halkından ve toplumsal değerlerinden kopuk Türkiye’nin aydın kimliği de, arzulanan ulusal kültür sentezinin oluşmasında üzerine düşen görevi yerine getirmemiştir.  

“AYDINLARIN VAZİFELERİ GAYET BÜYÜKTÜR. HİÇ BİR MİLLET YOKTUR Kİ AHLAK ESASLARINA DAYANMADAN YÜKSELSİN. AYDINLARIMIZ, VATAN VE MİLLET FİKİRLERİNİ VERMEKLE BERABER RAKİP MİLLETLERE KARŞI MEVCUDİYETİN MUHAFAZASI İÇİN LAZIM OLAN HUSUSLARI TEMİN EDERLERSE VAZİFELERİNİ DAHA GENİŞ ŞEKİLDE YAPMIŞ OLURLAR”
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK


 
 SİTE İÇİ ARAMA

SON EKLENEN 5 MAKALE
TÜRKİYE- AVRUPA BİRLİĞİ TARİHÇESİ

KARŞI DEVRİM HAREKETLERİNİN EN ETKİLİSİ ŞEYH SAİD İSYANI

BM VE TBMM DE KABUL EDİLEN İKİ SÖZLEŞMENİN ÜLKEMİZE ETKİLERİ

CUMHURİYETİN 86 NCI YILINDA BAŞINA GELENLER

RİSK VE RİSK YÖNETİMİ

SİTE ANKET
Yeni Sitemizi Nasil Buldunuz?
Çok Iyi
Iyi
Normal
FikrimYok