MOĞOLİSTANIN KURULUŞUNUN 8OO NCÜ YILI

Bu sene kardeş ülke Moğolistan Halk Cumhuriyetinin kuruluşunun 800 ncü yılı, kutlanacak, Bu kardeş ülkenin halkını selamlarım.

 Orta Asya’nın  en eski ve Türk tarihi ile yakın bağları olan bu kardeş ülkenin  tarihi hakkında bilgi vermeden önce bugünkü Moğolistan Halk Cumhuriyeti hakkında kısaca bilgi vermek isterim


Moğolistan

DEVLETİN ADI: Moğolistan

BAŞŞEHRİ: Ulan-Bator

YÜZÖLÇÜMÜ: 1.565.000 km2

NÜFUSU: 2.182.000

RESMİ DİLİ: Moğolca

DİNİ: Budizm

PARA BİRİMİ: Tugrik

 

Bu günkü Moğolistan’ın; batısı ve kuzeyi dağlık,güneyi ve doğusu çöldür.Denizden çok uzakta olduğu için ülkede tam bir kara iklimi egemendir.Ülkenin büyük bir kısmına, kumlu ve çorak alanların kapladığı  Gobi çölü hakimdir.Moğolistan nüfus yoğunluğu bakımından dünyanın en alt sevilerinde bulunan bir ülkedir.Uçsuz bucaksız topraklara insan bulmak adeta imkansızdır.Nüfusun büyük kısmı şehirlerde ve yakında toplanmıştır.Kırsal alanlar boştur.Göçebeler bu alanlarda adeta kaybolur gider. Asya Kıtasının Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi iki büyük ve güçlü ülke ile komşu olan Moğolistan Devletinin kuruluşunun 800 ncü yılının bu sene  kutlanması, bana göre Savaşçı  Moğol halkının köklü tarihi ve kültürünün tabii bir sonucudur.

 TARİHİ  : Moğolistan 13 ncü yüzyılda ( miladi 1205 yılında) tarihin kaydettiği en büyük strateji üstadı ve büyük kumandan Cengiz Han’ın yönetiminde birleşerek güçlü bir dünya devleti olarak kurulmuştur. Bu devletin kurulması ile başlayan büyüme o kadar hızlı ve etkili olmuştur ki o dönemin tarihçileri ve günümüzün  araştırmacı ve yorumcuları, yazarları ve düşünürleri bunun nasıl başarıldığını anlamakta güçlük çekmektedir. Cengiz Hanın ölümünden sonra devlet oğulları ve torunları tarafından yönetilmiştir. Ancak devletin büyüklüğü korunamamış devlet parçalanıp, yüzyıllarca Çin egemenliğinde kalmıştır.Moğolistan’da yaşayan Proto-Moğolları ve Tunguzları; Türklerin kurduğu büyük Hun İmparatorluğu birleştirdi. Mîlat dan önce 3. yüzyıldan îtibâren bölge Türklerin hâkimiyetine geçti. On üçüncü yüzyılın başına kadar; Büyük Hun İmparatorluğu, Göktürk, Uygur, Karakutay devletleri hâkim oldu. Cengiz Hanın birleştirip teşkilâtlandırdığı kabîlelerle, 1205’te Moğolistan’da ilk Moğol Devleti kuruldu. Cengiz Han, 1227’de ölünce Moğol İmparatorluğu oğulları arasında bölüşüldü. Moğolistan’a Ögedey ve Toluy’un neslinden hanlar, 1634 yılına kadar hâkim oldu. 1634’te Mançu Hânedanının hâkimiyetine geçti. On yedinci yüzyılda Çarlık Rusyası, bölgeyi kontrolüne almak için teşebbüslere başladı. On sekizinci yüzyılda Moğolistan’da Rus ve Çin yanlılarının mücâdelesi başladı. Moğol prenseslerinin Çinliler gibi yaşaması Moğolistan’da milliyetçilik akımının başlamasına sebep oldu. Katolik misyonerlerinin faaliyetleriyle Moğolistan’da Hıristiyanlaşma başladı. Misyonerler Uzak Doğu’da dayanak noktası elde etmek ümidiyle Moğolistan’ın istiklâlini müdâfaa ettiler. İstiklâl fikri yayıldı. Yirminci yüzyılda. 1912’de Çin’de Mançu hânedanının yıkılmasıyla Moğol prensleri Rusların da yardımıyla Moğolistan’ın istiklâlini îlân ettiler. Çinlilerle mücâdeleye girişen Moğolistanlılar, 1915’te Çin’e de istiklâllerini tanıttılar. Çin-Japon Harbinde Moğolistan’da yeraltı faaliyetiyle komünist hareket başlatıldı.

20 nci yy başlarında, 1911 yılında kuzeydeki dış Moğolistan Çin den ayrılarak bağımsız bir krallık oldu.Ancak bu uzun sürmedi.1924 yılında komünistler iktidarı ele geçirerek, krallığı kaldırıp Moğolistan Halk Cumhuriyeti’ni ilan ettiler. Japonya’nın Kuzey Çin’e girmesiyle 1935-1937’de Moğolistan da işgâle uğrayarak, mahallî muhtar bölgeler kuruldu. 1945’te İkinci Dünyâ Harbinin bitmesiyle ülkedeki istiklâl yanlısı teşkilâtlar faaliyetlerini komünizm paralelinde devam ettirdiler. Komünizme karşı mücâdele eden teşkilâtların zayıflatılmasıyla İç Moğolistan, Çin’in hâkimiyetinde muhtar hâle getirildi. İkinci Dünyâ Harbinden sonra dış Moğolistan’da, ABD ve İngiltere’nin tavsiyesiyle, Moğolistan Halk Cumhûriyeti kuruldu. 20 Ekim 1945’te referandumla istiklâlini îlân eden Moğolistan, önce Milliyetçi Çin tarafından tanındı. 1946’da Moğolistan Halk Cumhuriyeti ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği aralarında ittifak imzâlandı. 1961’de Birleşmiş Milletler Teşkilâtına kabul edildi. Sovyetler Birliğindeki ve Doğu Avrupa’daki komünist yönetimlerinin çöküşü komünizmle idâre edilen Moğolistan’ı da etkiledi. 1990’da çok partili sisteme geçilerek; ekonomik, sosyal ve siyâsal reformlar yapıldı. Temmuz 1990 ilk çok partili seçimler yapıldı. Moğolistan’da bulunan Rus birlikleri yapılan anlaşma sonucu geri çekildi.İki komşusu vardır. Bunlar Kuzeyde Rusya Federasyonu, Doğusunda, Güneyinde ve Batısında Çin Halk Cumhuriyeti ile çevrelenmiştir. Uzun yıllar SSCB ile Çin halk  Cumhuriyetini Asya kıtasına yönelik güç mücadelesinde varlığını ve bekasını koruyan kardeş ülke Moğolistan bizim açımızdan aşağıdaki nedenlerden dolayı önemlidir.

   Türk Tarihi, Büyük Önderimiz M. Kemal ATATÜRK’ün  ifadesiyle “İnsanlık Tarihi” ile başlar. Tarih bilinci olmadan Kültür ve Medeniyet sevgisi, “Mensubiyet” duygusu oluşmaz. Türk Tarihi ve Kültürü başka milletlerin bizimle boy ölçüşemeyeceği kadar zengin ve verimlidir.

Türklerin yaptığı ve yarattığı büyük eserleri araştırıp öğrendikçe daha büyük eserler yaratma becerisinde olacağız. Bu konuda Büyük Önderimiz M. Kemal ATATÜRK’ün direktifi;

“Büyük devletler kuran atalarımız büyük ve kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, incelemek, Türklüğe ve dünyaya bildirmek bizler için bir borçtur” derken, gelecekte kardeş ülkelerle birlikte,  ortak tarihimizin bilinmeyen pek çok kıymetli bilgi ve belgesine ulaşacağız. Bunu da şüphesiz Moğolistan ile birlikte yapacağız.Çünkü bizim köklerimiz bugünkü Moğolistan da dır.

“Eski Türk kültürünün araştırılması, insanlığın istifadesine sunulması zaman alıcı, emek ve para harcamayı gerektiren bir olaydır. Orta Asya’da yaşayan kardeş uluslar, kendi topraklarında ve henüz insanlığın istifadesine sunulamamış, yerin altında bulunan  bu yüksek ve zengin kültürün ortaya çıkarılmasında sorumlulukları vardır. Ancak şimdi imkanları olmaya bilir. Ama gelecekte Türklük aleminin bu uluslardan beklentisi çok olacaktır.

Büyük Önder ATATÜRK’ ün 1935 yılında söylediği gibi;

“Bir millet büyük ise kendini tanımakla daha büyük olur, Türk kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana çıktıkça, bütün Türk çocukları kendileri için, lâzım olan atılım kaynağını o tarihte bulabileceklerdir. Türk çocukları o tarihten bağımsızlık fikrini kazanacakları o büyük başarıları düşünecekler, harikalar yaratan adamları öğrenecekler, kendilerinin aynı kandan olduklarını düşünecekler ve bu kabiliyetle kimseye boyun eğmeyeceklerdir.”

Ortak tarihimizin üzerinde durulacak konularda birisi şüphesiz dil konusudur.

 

 Türk Dili ve Alfabesi:

 

Bilindiği gibi dünya üzerinde belli başlı üç dil grubu vardır.

Bunlardan biri; Hint-Avrupa dil grubu olup, bu dili Hintliler ve Avrupalı kavimlerle İranlılar kullanmaktadır.

İkincisi;Sami dil grubu olup, bunu da, Araplar ve Yahudiler kullanırlar. Diğer bir dil grubu da; Ural-Altay dil grubudur.

Bu dil grubunun Altay kolunda Türkçe, Moğolca, Mançu-Tunguz, Kore ve Japon dilleri bulunmaktadır.

Moğolistan devleti ile ortak çalışmalarımızda dil çalışma grupları artık kurulmalıdır.İkinci çalışma grupları da alfabe üzerinde olmalıdır.

Türk Alfabeleri:

 Bilinen yazılı ilk Türk alfabesi Göktürk alfabesidir. Bu Türkler’ in milli alfabesidir. Bu alfabede 39 harf vardır. Bunun dördü (a-e, o-u, ö-ü, ı-i gibi) ikiz seslidir. Göktürk alfabesi yüzyıllarca Türkler arasında kullanılmıştır.

İkincisi Uygur alfabesidir. Uygur alfabesi Göktürk Alfabesini ortadan kaldırmıştır. Türklerin Orta Asya da ki tarihine ışık tutacak ”Orhun Abidelerini” Ruslara 1720 yılında esir düşen bir İsveç subayı bulmuştur.

Daha sonra Danimarka Kraliyet Bilimler Akademisi Profesörlerinden Wilhelm Thomsen 1893 yılında Orhun anıtlarındaki yazıyı çözmüştür.

 Bu suretle dünya bilim tarihinin mükemmel keşiflerinden biri yapılmıştır. Kitabelerin bulunduğu yer, Baykal gölünün tam güney ucundan, 400 km. güneyde ve Moğolistan’ın başkenti Ulan-Batur’un takriben 160 km. batısında Urgan şehrinin kuzeyindedir.

Buradaki abideler içinde bulunan “Bilge Kağan” yazıtı, halen yere düşmüş ve kırılmış dört parça halinde, yazıtın kaidesini oluşturan ve toprak altında bulunan kaplumbağa heykeli oturur vaziyette yapılmış üç insan ve bir yırtıcı hayvan heykeli vardır.

Yazıtı çevreleyen çitin dışında ayakta tasvir edilmiş ancak bugün yatık vaziyette bir insan heykeli ile bir  sunak taşı bulunmaktadır. Burada yapılacak arkeolojik çalışmalar Türk kültürünün ve tarihinin derinliklerindeki bilinmeyenlere ışık tutacaktır.

Bunu da kardeş ülke Moğolistan’ ın yardım ve desteği ile ortak yaparak gerekli bilgi ve belgelere ulaşılabilecektir.

Bu abide ile “Kültigin” abideleri arasında 1000 m. mesafe vardır.

“Kültigin” abidesi halen basit bir çitle çevrili olan sahada iki küçük parça, beş parça halinde kaplumbağa heykeli, iki koç ve sekiz insan heykeli ile büyük ölçüde kırılmış iki heykel parçası, iki primitif insan şeklinde işlenmiş üç balbal (türbe) bark binasına ait olan on iki kaside taşı ile nereye ait oldukları bilinmeyen değişik boyutlarda 27 adet amorf taşından meydana gelir.

Bazı abideler 3.75 m. yüksekliktedir. Bu Göktürk abidelerinin önemi çok büyüktür. Ayrıca “Tonyuk” abidesi olarak bilinen iki yazıt, oturan ve ayakta iki amorf balbal taşı, bark binasına ait kısmen kırık altı büyük taş levha ve taştan dört adet “L” profilli kaide parçası bulunmuştur. Ayrıca 271 adet balbal taşından “Tonyuk Abideleri” vardır. Bunlar; kültürümüzün bugüne kadar ayakta kalmasını başarmış nadide eserleridir.

 Bu taş yazıtların bir yerinde şu ifadeler yer almaktadır.

“Türk, Oğuz Beyleri, Türk Milleti, işitin yukarıda gökyüzü çökmedikçe, aşağıda yer delinmedikçe, Türk Milleti, ülkeni, töreni kim bozabilir? Ey Türk Milleti, kendine dön! Milletin adı sanı yok olmasın diye, Türk Milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Kardeşim Kültigin ve iki şad ile ölesiye, bitesiye çalıştım. Bu kadar çabaladım ve birlik halindeki milleti dağıtmadım”......

O devirde kullanılan dilin, her cümlesi şiir kokan, işlek ve kıvrak bir düzenle yazılmış ve bugün bile rahatlıkla anlaşılabilmektedir.

Cümleler kısa, kesik ve anlam doludur. VII. yüzyılda Türklerin böyle mükemmel yazıya ve böyle bir üstün milli şuura sahip olmaları her bakımdan dikkati çekicidir.

Orhun yazıtlarında kullanılan bu Göktürk lehçesi üzerinden bugün 1255 yıldan fazla bir zaman geçmiştir.

Göktürk alfabesi uzun yıllar İran ve Mançurya bölgesinde de kullanılmıştır. Bu alfabeyi sadece yüksek tabakaya mensup kişiler değil halkında kullandığı bilinmektedir.

Orta Asya’da; Talas vadisinde bir Türk çiftçinin taş üzerine kazdığı bir yazıt bulunmuştur. Burada Türk çiftçisi basit ve açık bir Türkçe ile “çiftliğinin sulama şebekesini” nasıl düzenlediğini anlatmaktadır.

Bunların en meşhuru “Orhun” anıtlarıdır. Bulunan bu kitâbelerden bazıları  Göktürklerin ilk kurulduğu devreye aittir. Ayrıca Yenisey Irmağı kollarından “Elegeş”çayı boylarında, bugün adına “Elegeş Kitabeleri” dediğimiz taş anıtlar bulunmuştur. Bu kitâbeler üzerindeki yazı türü ile ayrıca Kırgız Türkleri’nin kendi yaşadıkları bölgede meydana getirdikleri kitâbeler de vardır. Göktürkler; Kırgızların kullandıkları Elegeş yazıtları üzerindeki bu yazıyı geliştirmişler, Orhun anıtlarındaki Türk yazısı  haline getirmişlerdir.

Orhun anıtlarındaki Türkçe, Kırgızların kullandıkları Türkçe’nin o devre göre gelişmiş şeklidir. Türk kültür tarihinde çok önemli bir yeri olan ve “Elegeş Yazıtları” diye anılan bu anıt-mezar kitâbelerinde o devrin yazısıyla şu ifadeler de yer almaktadır:

“(Men) Kürt El-Kaan Alp-Urungu,

Altunlug Keşiğim Bantım Belde, El’im,

Tokuz Kırk Yaşım.”

Bunun günümüz Türkçe’sine tercümesi:

“(Ben) Kürt İl-Hanı Alp-Urunguyum,

Altından yapılmış okluğumu bağladım belime,

Milletim; ben 49 yaşımda öldüm”. şeklindedir.

(Bu belgenin önemi halen ülkemizde yaşayan “Kürtlerin” bir kısmı kendilerinin Orta Asaya dan gelmediklerini,Türklerle bir akrabalık bağlarının olmadığını iddia ederek, kardeş kavgasına ve Türklük düşmanlığına soyunmuşlardır.)

Üzerinde Moğol uzmanlarla birlikte çalışılacak bir diğer yazı türü de; Passe-pa yazısıdır. Bu yazı XIII. yy’ da Moğol Hanı Kubilay Kağan tarafından Çin’e ve Moğolistan’a davet edilen Tibetli Lama P’asse-p’a tarafından icat edilerek Moğolca’ya uygulanan dört köşe bir yazı sistemidir.Türklerin kullandığı yazı çeşitlerinden birisi olarak kabul edilir.

Hece usulü 44 harf ihtiva eder; yukarıdan aşağıya, fakat sağdan sola yazılır. Bu alfabeyi Türklerde kullanmıştır.

GÖKTÜRK TARİHİNİ ANLATAN “ORHUN ANITLARI”

Türk Tarihi, bundan bir asır kadar önce Osman Oğulları ve Selçuklulardan daha gerilere götürülemiyordu. Çünkü o zaman tarih demek, bir anlamda “Hanedan” tarihi demekti. Bugün ise, tarih bilincinin gelişmesi ve bilimsel bulgular sonucunda ortaya çıkan verilere göre; M.S. VI. yy’ da; mavi renkli ve kurt başlı bayrağı ile tarihe adını şerefle yazdıran Göktürk Devleti’nin son hükümdarını artık tanıyoruz.

Doğuda Çin, Batıda Rusya’da kalan Türklerin ana yurdunda bundan 255 yıl kadar önce bulunan ve 170 yıl önce okunan iki anıt taş da Büyük Türk Hükümdarı Bilge Kağanın kendisinden sonra gelen nesillere Göktürk tarihinin belgesini bırakmıştır.

Bu anıt taşlar; Sibirya’nın güneyinde bugünkü Moğolistan’ın Karakurum şehrinin 60 km kuzeyinde, eski Uygur Devleti’nin başşehri olan Karabalsagun’un 30 km kadar kuzey doğusunda, Orhun Nehri ve Koşu Çaydam Gölü çevresinde boş bir alanda bulunmuştur.

Üst tarafları yuvarlak olan iki anıt taş dört köşeli yapılmıştır. Zamanla dikildikleri yerde devrilmiş ve bir çok yerleri, dış tesirlerle, okunamayacak kadar zedelenmiştir. Taşlardan birini 332 cm boyundan yazılı olan kısmı 231 cm dir.

Taşın tabanı 132 cm, üst tarafı 122 cm, tabanda kalınlığı 46, yukarıda ise kalınlığı 44 cm dir.

Anıtların küçüğünde; 12.000 harf vardır. Civarda; Çin kiremitlerine rastlanması,bölgede (Bark) adı verilen (Türbe) veya (Mabet)’lerin bulunduğun kanıtıdır.

Bu  Orhon Anıtları’ndaki Göktürk alfabesini ilk çözen; 1893 yılında Danimarkalı Türkolog Wilhelm Thomsen olmuştur.

Thomsen eserinde şöyle demiştir:

“Orhun Anıtları üzerinde çalışırken, çevredeki göçebe Türkler gelirler, beni büyük bir dikkat ve alâka ile tetkik ve çalışmalarımı takip ederlerdi. Sanki neyi, niçin aradığımı biliyorlardı. Bu çoğu okuma-yazma bilmeyen insanlardaki hakikat şuuruna hayran kalmışımdır. Nihayet, cedlerinin Han’ı olan Gültekin’in dedelerinin dedeleri için söylediklerini Orhun yazıtlarından çıkarıp, kendilerine anlattığım zaman hiç hayret etmediler, hatta benim Orta Asya’da geçirdiğim yılları bu yolda harcamamı garipsediler. Çünkü Gültekin’in binlerce yıl evvel milletine söyledikleri, zaten onların benliğinde yaşıyordu.”

“Orhun Kitabeleri”nin okunmasından sonra Türk tarihinin şöyle olduğunu öğreniyoruz;

Göktürkler, VI: yy’ın ilk yarısında Altay dağları ve İrtiş nehrinin yukarı mecrası civarında Juan-juan’lara tâbi olarak yaşarlarken, 546 yılında Türk hakanı Tümen ayaklanarak, 552’de Juan-juan’ın Devleti’ni ortadan kaldırmış ve Gök-Türkler’in yayılması ve genişlemesi, bu olayla başlamıştır.

Hakan “Tümen” Göktürkler’in birden bire daha geniş alanlara yayılması ile genişleyen ülkenin batı kısmına yabgu (umumi vali) sıfatı ile kardeşi İstemi’yi tayin ettiği anlaşılıyor.

Kitabenin sağlam kalan kısmında; bugünkü Türkçe ile;

“Benden sonra gelen küçük kardeş ve yeğenlerim, oğullarım, bütün soyum, milletim; sağdaki Şadapıt (devletin Kaan soyundan gelen ileri gelenleri), soldaki Tarkanlar (ordu komutanları), Buyruk Beyleri, Otuz Tatar (30 Tatar kabilesinden meydana gelen toplumun beyleri), Tokuz (Dokuz) Oğuz Beyleri (Oğuzların 9 boyundan meydana gelen ülkelerin beyleri) sözlerimi işitin,  iyi dinleyin!..

İleride, gün doğusu, güneyde gün ortası, geride gün batısı, yukarıda gece ortasına kadar olan yerlerde yaşayan milletlerin hepsi bana tabidirler. Bunca yerlerin hepsini ben ülkeme kattım. Eğer Türk Hakanı Ötüken Ormanı’nda tahtında oturur ve ülkeyi oradan idare ederse, bu düzen bozulmaz. Doğuda Şantung Ovası’na kadar birçok sefere çıkıp, hemen hemen denize, güneyde Tibet’e, batıda İnci ırmağına, Demirkapı’ya ve kuzeyde Yerbayırku ülkesine ulaştım. Ötüken dağları, ülkemizin birliği için elverişlidir. Ey Türk Milleti!.. Eğer Ötüken toprağında kalırsan, devletini ebediyen muhafaza edersin.

Sonunda Çinlilerle savaşa ara verdim ve barış yaptım. Çinliler, size güzel sözlerle ve güler yüzle yaklaşır, hatta; altın, gümüş, ipek ve darı gibi değerli şeyleri bol bol ve kolaylıkla vererek, önce kişileri, sonra da milletleri esir ederler. Onlar, nice Türk’ü böyle kandırmışlardır. Böyle tuzaklara inanıp kanan; pek çok Türk yok oldu. Milletleri, devletleri yıkılıp gitti. Çinliler verdikleri hediyelerle, Çin güzellerine kapılanlar, Türk milletinin içerisine nifak sokarak onu böldüler. Ey Türk Milleti, yine bu hediyelerle, tatlı sözlere kanacak olursan, yok olacaksın.

Yaşaman, ülkende birliğini korumana bağlıdır.

Ey Türk Milleti!.. Düşmanlarına kanmazsan; esirsen, hür; yoksulsan, varlıklı; çıplaksan, giyimli olursun. Yenildiğin veya esir düştüğün zaman neden yenildiğini bilmeli ve unutmamalısın. Bir daha bu duruma düşmemen, bunu bilmene bağlıdır. Milletimizin birliğini ve yükselmesini isteyen kaanlarını dinlemedin, öğütlerini dinlemedin, emirlerine karşı ilgisizdin. İnandığın düşmanların; seni esir etmek, seni yok etmek isteyenlerdi. Benliğini ve bütün gücünü işte bunun için bitirdin.

Ben, milletimizin böylesine bitkin ve ümitsizlik içinde kıvrandığı bir sırada; Allah böyle istediği için ve kendim Türk milletini kurtarmak için kaanlık tahtına oturdum. Dağılan milletimi toplayıp, yoksul düşen halkımı varlıklı yaptım. Arzum ve gayem; Türk birliğini korumaktı. Bütün Türkleri birleştirerek, boyları millet haline getirdim.

Ey Türk Milleti!...

Yıkılmış ve yok olmak üzere bulunan milletimi  dirilterek, nasıl yeniden var ettiğimi bu taşa yazdım. Bu taşı okuyarak, gerçekleri bilin. Artık; seni yıkmak, seni yok etmek isteyen düşmanlarına aldanmamalısın!...

Bu taşı yaptırmak için, Çin’den sanatkârlar getirttim. Nakışlarını onlar yaptılar. Çin İmparatoru, sarayının en iyi ustalarını buraya gönderdi. Burada, ayrı bir bark yaptırarak, içine ve dışına süslemeler yaptırttım.

Ben bu anıtı, bu çorak yerde; On ok oğulları, bütün milletler ve yabancılar görüp okusunlar diye yaptırdım ve yazdırttım.

Babam ve amcam, kaan olup, tahta oturduklarında; dört bir yandaki boyları, aşiretleri, kaanlıkları birleştirerek ülkeyi yüceltip düzene soktular.

Kaan olup tahta oturunca, ben de öyle yaptım. Türgiş (Türkeş) Kaanı’na yüce bir törenle kızımı verdim. Onun kızını da, oğluma gelin aldım. Başlılara baş eğdirdim. Dizlilere diz çöktürdüm. Gökte ve yerde Allah’ın emri ile milletimi, o zamana kadar, gözün görmediği, kulağın işitmediği ülkelere kadar götürdüm. İleride gün doğusuna, beride gün ortasına, geride gün batısına, yukarıda gece ortasına kadar götürdüm.

Altının sarısını, gümüşün beyazını, ipeğin katıksızını, darının ekilecek olanını, atın, aygırın, karakakımların, gök sincaplarının en iyilerini milletime kazandırdım. Milletim kaygusuz oldu.

Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer, ikisinin arasında insanoğlu yaratıldı. Bumin ve İstemi Kaan, insanoğlunun üstünü olan soyumun hükümdarı olarak tahta oturdular. Onlar Türk milletinin ülkesini büyültüp, töresini yücelttiler. O zamanlar, ülkemizin dört bir yanı düşmanlarla doluydu. Büyük bir ordu düzenlediler. Bu ordunun erleri dört bir yanda düşmanla savaştılar. Hepsi bize boyun eğdi. Yenilen milletler bize tâbi oldular.

Ecdadım Bumin Kaan, doğuda Kadırkan (Moğolistan ile Mançurya arasında dağ çevresindeki ormanlık) Ormanı’na, batıda Demirkapı’ya (Semerkant ve Belh arasında geçit) kadar bütün yerler yurdumuz oldu. O zamana kadar, yurtsuz ve başsız olan Göktürkler yurt sahibi, güçlü ve mesut insanlar oldular.

Bilge Kaan’ın etrafındaki Beğ’ler de bilge idiler, yiğittiler. Milletimiz için çizilen yoldan ayrılmadılar. Bunun için de yurdumuz büyüdü ve yüceldi.

Sonra, onlar da göğe uçtular. Gök tanrı, onları da aldı.

Türk ulusunun bu yasını, dost uluslar, düşman uluslar bizimle beraber olup tuttular. Doğudan, güney doğusundan, ormanlarda ve çöllerde oturanlardan yasçılar, ağlayıcılar ve ağıtçılar geldi. Çinliler, Tibetliler, Aparlar ve Apurumlar, Kırgızlar, üç Kurıkanlar, otuz Tatarlar, işte hep bunca uluslar geldiler ve bizimle birlikte yas tuttular. Onlardan sonra gelen bilgesiz, ülküsüz kaanlar “tahta” çıkıp ülkenin düzenini, ulusun töresini bozdular.

Soyları gibi Türk soyunun ulûğları gibi yaratılmadıkları için, bilgeli, yiğit ve ülkülü olmadıkları için, küçük kardeşler büyüklerine ve oğullar babalarına benzemedikleri için, yüce Türk ülkesi, çökmeğe, bunca toplum dağılmaya başladı. Ülkeye ve ulusa yararsız, ama zararlı buyrukları yüzünden birlik bölündü, dirlik kalmadı. Dost ve düşman uluslar, egemenliğimize göz dikip baş kaldırdılar. Türk ulusunun büyük düşmanı Çinliler, böyle bir fırsat bekliyorlardı. Kardeşi kardeşe, oğulu babaya düşman ettiler. Çünkü, Çin ulusu kurnazdı, hileciydi. Düşmanlarını ipekle, tatlı sözle, güler yüzle kandırmasını biliyorlardı. Ülkeleri ve ulusları bölüp parçalamasını, sonra da esir etmesini kolay başarıyorlardı. İşte böylece, bütün ulus birbirine düşman oldu. Kaanlarla ulusun arasında karanlık uçurumlar açıldı. Kaanlığa göz dikenler, kaanları öldürdüler. Ülkenin düzeni, ulusun esenliği kalmadı. Türk Ulusu’nun kanı, canı, ve onca gayretleri sonucu elde edilmiş Türk Ülkesi’nde düşmanla anlaşmış kişiler vardı. Ve, onlar ülkeyi batırıyorlardı. “Buyruklar, emirler”, “Tiğinler, prens, şehzade, veliahtlar”, “beğler” Çin Hükümdarı’na boyun eğdiler.

 Türk Ulusu Çin Ulusu’na kul oldu. Türk beğleri, kendi Türk adlarını atıp, Çin beğlerinin adlarını aldılar. Şahsiyetlerini tükettiler. Çin Hükümdarı’na sığıntı oldular............”

Türk tarihine ışık tutan ve Büyük Türk Hakanı için yazdırılan, Türk Kültürüne büyük katkısı olan bu anıtın, Ulusumuz  tarafından çok iyi bilinmelidir. Çünkü bu eser bugünkü anlayışta bir savaş “ceride”sidir.

Büyük önder M. Kemal ATATÜRK de aynı anlamda olmak üzere şöyle diyor:

“Bu dünyadan göçerek Türk Milleti’ne veda edecek Türk’ün çocuklarına, kendisinden sonra yaşayacaklara, son sözü şu olmalıdır: “Benim Türk Milleti’ne, Türk Cumhuriyeti’ne, Türklüğün geleneğine ait görevim bitmemiştir, onları siz tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz”. Bu sözler bir kişinin değil, Türk Ulusu’nun duygusunun ifadesidir. Bunu her Türk bir parola gibi kendinden sonrakilere devamlı tekrar etmekle son nefesini verecektir. Her Türk ferdinin son nefesi, Türk Ulusu’nun nefesinin sönmeyeceğini, onun sonsuz olduğunu göstermelidir. Yüksek Türk, senin için yüksekliğin sınırı yoktur. İşte parola budur.”      M. Kemal ATATÜRK (1935)

 

Kardeş ülke Moğolistan hakkında fırsat buldukça araştırma ve inceleme çalışmalarıma devam edeceğim. Çünkü bu iki ulusun tarihinde müşterek olan hususlar sayılamayacak kadar çoktur.

Saygılarımla

 

 

 
 SİTE İÇİ ARAMA

SON EKLENEN 5 MAKALE
TÜRKİYE- AVRUPA BİRLİĞİ TARİHÇESİ

KARŞI DEVRİM HAREKETLERİNİN EN ETKİLİSİ ŞEYH SAİD İSYANI

BM VE TBMM DE KABUL EDİLEN İKİ SÖZLEŞMENİN ÜLKEMİZE ETKİLERİ

CUMHURİYETİN 86 NCI YILINDA BAŞINA GELENLER

RİSK VE RİSK YÖNETİMİ

SİTE ANKET
Yeni Sitemizi Nasil Buldunuz?
Çok Iyi
Iyi
Normal
FikrimYok